Akp Gerçeği

Vatana İhanetin Belgeleri

Dinlerarası diyalog ve Fethullah Gülen

 

Fethullah Gülen

İslam ve Dinsel Çoğulculuk

Bilindiği üzere son peygamber Hz. Muhammed tarafından tebliğ edilen ve zaman içinde kurumsallaşan İslam, sahip olduğu kutsal kitabın kendisini “en doğruya ileten ilâhi bir rehber” olarak nitelemesinden hareketle tüm insanlık için kıyamet gününe kadar kendini son ve en mükemmel dinsel sistem ve kutsal yasa olarak görmektedir. Bu bağlamda o, kendi dünya görüşü içerisine kendinden önce gelen dinsel gelenekleri de yerleştirmektedir. Buna göre, Hz. Muhammed’den sonra başka bir peygamber, İslam’dan sonra da evrensel olarak bağlayıcı yeni bir İlahi Yasa olmayacaktır. İşte bu anlayış, sadece İslam sonrası dinlerin değil aynı zamanda İslam öncesi dinsel geleneklerin yukarıda ifade ettiğimiz dini çoğulculuk çerçevesinde Müslümanlar için onları hem söz konusu bu dinsel geleneklerle ilgili hem de onlara karşı geleneksel olarak sahip olduğu tutum ve tavırla alakalı olarak yeni mütalaalarda bulunmaya sevk eden bir meydan okuma olduğu düşüncesine bizi sevk etmektedir. Söz konusu bu mütalaalara girmeden önce Kur’an’ın Hz. Peygambere vahyedildiği dönemin yapısı ile ilgili kısa bir bilgi vermek istiyoruz.

Dinler Tarihine baktığımızda Kur’an’ın, evrensellik prensibinin, insan medeniyeti ve dinsel kültüründe dinî düşünce ve ibadet için bağlayıcı hal aldığı bir dönemde Hz. Peygambere, Allah tarafından vahyedildiğini görürüz. İşte bu nedenden dolayıdır ki evrensel dünya görüşüyle İslam, bazı batılı araştırıcılar tarafından “axial çağ”[10] olarak adlandırılan çok önemli bir dönemin sonunda tarih sahnesine çıkmıştır. İslam’ın tarih sahnesine çıkışı ile zirve noktasına ulaşan bu evrensellik prensibinin ne zaman başladığı konusu hala bir tartışma konusu olarak kalmaya devam etmektedir. Acaba bu fikir Zerdüşt’ün tek-tanrı inancını öğretmeye başladığı MÖ 6. yüzyılda mı başlamıştır? Veya Upanişhad geleneğinin eski Vedalar geleneğine meydan okuduğu, felsefî ve manevî olarak engin bir monistik düşünceyi vaaz ettiğinde mi başlamıştır? Yoksa, Buda’nın Hindu panteonunu reddedip onun yerine dünyada artan acı ve ıstırap problemine insanî bir yaklaşımın gerekliliği üzerinde durmasıyla mı başlamıştır? Evrensellik prensibi bunlardan hangisiyle başlarsa başlasın MÖ. 356-323 yılları arasında hüküm süren Büyük İskender ile bu prensibin zirve noktasına ulaştığı açıktır. Lübnanlı alim Mahmud M. Ayoub (Eyüp)’e göre Büyük İskender’in, Helenistik kültürü, Hindistan’dan Avrupa’nın ortasına kadar bilinen tüm dünya medeniyetleri için bir çatı olarak empoze etmesi Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile neticelendirilen (en yüksek noktaya ulaştırılan) bir büyük medeniyetler sentezidir.[11] Çünkü Büyük İskender’le beraber biz en azından batı Avrupa’yı, orta-Doğuyu ve kuzey Afrika’yı içine alan orta-Doğu havzasında dinî ve felsefî yönden zengin helenistik medeniyetin diğer medeniyetler üzerine bilinçli bir şekilde empoze edilmesi girişimine tanık olmaktayız. Bu helenistik yapı içinde mitraistik sır kültleri, iyi ile kötünün ve ışık ile karanlığın ezeli mücadelesini ifade eden eski-İran dualizmi ve Sabiilik ve Maniheizm gibi gnostik dinsel gelenekler, ilk dönem Hıristiyanlık için çok güçlü bir rakip olmuşlardır.

Başlangıcından itibaren Hıristiyanlık, Yunan hikmet geleneğine ve Mısır dindarlığına meydan okumuş ve sonunda her ikisinin de yerini almıştır. Ancak, bunu yaparken Hıristiyanlık, Yunan felsefesini tamamen bertaraf etmek yerine onu kendi teolojisi içinde sindirmiştir. Helenize olmuş Mısır ve diğer mitraistik sır kültleri ise Hıristiyan hagiografisinde[12] ve popüler dinî metinlerinde hayatiyetlerini devam ettirmişlerdir. Böylece, hem Mısır hem de doğu özellikle de İran kültürü İsa’nın doğum rivayetlerinde temsil edilmişlerdir. Örneğin, ilahi çocuğu yani yeni kralı arayarak gelen doğunun hikmetli adamlarının Mecusi rahipleri olduklarına inanılmaktadır. Bu rivayet bir hayvan yemliğinde doğan mütevazı çocuğun kral-Mesih olduğunu ima eder görünmektedir. Din, daima güç ve alçak gönüllükle irtibatlıdır. Mesih’in şahsında hayvan yemliğinde doğan mütevazı kral, iki savaşçı Mısır tanrıları olan Horus ile Seth arasında sonunda varılan uzlaşma ile bağlantılı olarak birbiri peşi sıra öküz ve maymun ile temsil edilir. İşte bu helenist sentez sayesinde Hıristiyanlık, eski Yahudi peygamberlerinin evrensel vizyonunu tüm insanlar için bir kurtuluş mesajı haline getirmiştir. MS. 3 yüzyılda tüm dinlerin birliği yönünde yeni bir vizyon sunan Mani, kurduğu yeni dinsel hareketle bu vizyonu hayatiyete geçirmede İran kökenli dualist bir inanç olması hasebiyle her şeye gücü yeten, mutlak hüküm sahibi bir yaratıcı Tanrı altında yaratılışın birliğini inkar ettiğinden dolayı başarısız olmuştur. Mani’den sonra ise dinlerin birliği yönünde ortaya çıkan yeni hareket Hz. Peygamber vasıtasıyla tesis edilen İslam’dır.[13]

İslam, kendinden önceki gelen ve bölük pörçük her tarafa dağılmış olan dinsel fikir ve kavramları sade fakat rasyonel olarak anlaşılabilir evrensel bir yapıya kazandırmak için gelmiştir. Bu sentezin kendisinden ortaya çıktığı Kur’an, insan medeniyetinde önemli bir tarihi olay olduğu kadar zamansız bir ilahi vahiy olarak da görülmesi gerekir. Bu özelliğe sahip olan Kur’an, genel itibariyle hem doğrudan Arap yarımadasındaki Arapların hem de tüm insanlığın sosyal ve dinsel durumu hakkında konuşmaktadır. Nitekim, Hz. Peygamberin misyonundan bahsederken Allah “Biz seni tüm insanlar için bir merhamet kaynağı olarak gönderdik” buyurduktan sonra Hz. Muhamed’e şöyle söylemesini emretmektedir: “De; Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın bir elçisiyim…”[14] Bu ifadelerden Kur’an’ın tüm insanlığa hitap etmek için geldiği sonucuna rahatlıkla varılabilir. Bununla birlikte Kur’an söz konusu bu hitabını bir boşlukta değil de tarihi bir bağlam içinde yapmıştır. Zira onun öncelikli amacı Peygamber dönemindeki Arapların ahlakî ve dinî durumlarını düzeltmekti. Bu nedenle, Kur’an’ın kendi hususi/özel bağlamımız içinde bize yeniden konuştuğunu işitmemize rağmen, onun evrensel ve zamansız yönünün arkasındaki tarihi bağlamın kesinlikle gözden kaçırılmaması gerekmektedir.[15]

Bu bağlamda gözümüzü Müslüman dünyasına çevirdiğimizde birkaç hatırı sayılır Müslüman araştırmacının dışında dinsel çoğulculuğun yadsınamaz bir gerçeklik olduğu çağdaş dünyamızda farklı dinsel geleneklerin mensuplarının beraberce barış içerisinde yaşamaları için dinsel çoğulculuğun gerekleriyle geleneksel Müslüman inanlarını uzlaştırmaya çalışan düşünürlerin olmadığını görmekteyiz. Dinler arası diyaloğun ve dinsel çoğulculuğun olgusal bir gerçeklik olduğu günümüz dünyasında Müslümanlar da, tıpkı geleneksel Hıristiyan inancında olduğu gibi kendi inançlarını merkeze yerleştirip diğer insanların sahip oldukları inançların bu merkez etrafında döndüğünü ileri sürmektedirler. Yani tıpkı geleneksel Hıristiyan inancının Hıristiyanlığı, İsa’yı veya Kiliseyi merkeze koyup diğer dinsel gelenekleri ve onların dini figürlerini bu merkeze bağlılıkları veya yakınlıkları oranına göre değerlendirmeleri gibi biz de kurumsal İslam’ı yani Hz. Peygamberin tebliğ ettiği öğretiyi, dahası ulemanın şekillendirdiği şeriat İslam’ını merkeze koyup diğer insanları bu öğretiye bağlılıkları veya yakınlıkları nispetinde değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu geleneksel Müslüman inancı hem yukarıda ana hatlarını verdiğimiz dinsel çoğulculuğun gerekleriyle hem de dinler arası diyaloğun gerekleriyle çatışmaktadır. Çünkü, yukarıda gördüğümüz gibi ne çoğulculuk ne de dinler arası diyalog, tek bir dini mutlak doğru kabul ederek diğerlerini ondan daha aşağı seviyede görmeyi kendilerine başlangıç noktası olarak alırlar. Ayrıca kanaatimize göre bu tarz bir dışlayıcı anlayış Kur’an’ın temel öğretisine de ters düşmektedir. Zira, Bakara suresi ayet 111, 112 ve 113’de Kur’an, Allah tarafından kabul dilebilir olmanın ve dolayısıyla da cennete girmenin iddia ile değil, gerçek bir iman ve salih amelle olacağı üzerinde vurgu yaparak kendi dinlerinin biricikliği ve üstünlüğü hakkında iddialarda bulunan Yahudi ve Hıristiyanlar kınanırken, aynı şekilde Müslümanları da kendi dinleri hakkında benzer iddialarda bulunmamaları konusunda uyarmaktadır. Nitekim Kur’an, cennete girme iddiasının salt bir kuruntu olduğu gerçeğinin sadece Ehl-i Kitap için değil, aynı zamanda Müslümanlar için de geçerli olduğunu ifade etmek maksadıyla Nisâ suresi 123. ayette de, “Ne sizin kuruntularınız ve ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntuları [gerçektir]” buyurmakta ve böylece, seçilmiş kavim, seçkin ümmet olma ya da Allah tarafından kabul edilebilir olmayı sadece kendi dininin müntesiplerine tahsis etme şeklindeki hamiyet-i dîniye eğilimlerinin, Allah nezdinde hiçbir değer taşımadığını beyan etmiş olmaktadır.[16]

Ancak ne yazık ki günümüzde Müslümanların çoğunluğu Allah tarafından kabul edilebilir olmayı sadece Hz.Muhammed’in mesajını yani kurumsal İslam’ı izleyenlerle sınırlayarak tıpkı Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi kendilerinin dışındakilere karşı dışlayıcı bir tutum takınmaktadırlar. Bunu yaparken de Hz. Muhammed’in misyonunun ne yeni bir din kurmak ne de Yahudi ve Hıristiyanlık gibi diğer dinsel geleneklere hakkıyla tabi olanları kendi izleyicisi yapmak olmayıp bilakis Hz. İbrahim’in dinine uymak, onu tamamlamak ve kendinden önce gelen peygamberleri tasdik etmek olduğu gerçeğini unutmaktadırlar.

 

De ki: “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim.[17]; … [size] atanız İbrahim’in inancını izlemeyi öneren de O.; Bütün benliğini Allah’a teslim eden, daima iyilik yapan ve her türlü batıldan yüz çeviren İbrahim’in inanç sistemine-Allah’ın onu sevgisiyle yücelttiğini görerek- uyan kişiden daha iyi iman sahibi kim vardır.[18]

 

Diğer bir ayette de Kur’an, Hz.İbrahim’in inancının özelliğini açıklayarak Hz. Muhammed’i bu inanca uymaya çağırmaktadır.

 

Gerçek şu ki, İbrahim insana yakışan tüm erdemleri kendinde toplamasını bilen, yalan ve sahtekarlık taşıyan her şeyden yüz çevirerek Allah’ın iradesine yürekten bağlanıp boyun eğen biriydi; Allah’tan başkalarına tanrılık yakıştıran kimselerden değildi. [Çünkü] o, kendisini seçip doğru yola yönelmesini sağlayan [Allah’a], nimetlerinden ötürü her zaman şükranla doluydu. Biz de bunun için ona bu dünyada iyilik bahşettik; şüphesiz ahirette de o kendini dürüst ve erdemli kimseler arasında bulacaktır. Ve sonuç olarak sana, “Yalan ve sahtelik taşıyan her şeyden sakınan ve hiçbir şekilde Allah’tan başkalarına tanrılık yakıştırmayan İbrahim’in dinine uy!” diye vahyettik.[19]

 

Görüldüğü üzere, Allah, tıpkı daha önce Yahudi ve Hıristiyanları çağırdığı gibi, Hz. Muhammed’i ve onun taraftarlarını, saf ve berrak monoteizm olan Hz. İbrahim’in dinini, iyi ve doğru imanda bir model olarak kabul etmeye çağırmaktadır. Ayrıca, Kur’an Yahudi ve Hıristiyanların Hz. İbrahim hakkında yaptıkları dışlayıcı iddiaları reddetmek suretiyle[20] Hz. İbrahim’in tek bir din için değil de gerçek inanan için temel bir model olarak kabul edilmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Zira, Kur’an, Hz. İbrahim’i tek bir topluluğun malı olarak değil de tüm insanlık için hakiki imanda bir model olarak sunmaktadır. Kısaca, Kur’an, hangi dinsel geleneğe mensup olursa olsun tüm insanları, esası her çeşit puta tapıcılığı yani şirki reddetmek ve kişinin tüm benliğiyle alemlerin Rabbi’nin iradesine teslim ve itaat olan Hz. İbrahim’in dinine uymaya çağırmaktadır. Bu noktada karşımıza şu soru çıkmaktadır. Peki o halde İbrahim’in dini nedir? Dinler Tarihine ve bu çerçevede de Eski-Ahite baktığımızda Hz. İbrahim’in Yahudilerin atası olarak kabul edilmesine rağmen onun Hz. Musa’dan önce yaşadığı için Musa’ya nispet edilen Tevrat’la ve dolayısıyla da günümüz kurumsal Yahudi dini geleneği ile hiçbir alakasının olmadığı gayet açıktır. İslam’a baktığımızda ise, Kur’an’ın Hz. İbrahim’in dininden bahsetmesine rağmen yukarıda naklettiğimiz ayetlerde ifade edilen İbrahim’in gerçek bir muvahhid olması hariç onun dinin ne olduğu konusunda detaylı bir bilgiye rastlamamaktayız. Bu nedenle Hz. İbrahim’in dininin ne olduğu sorusuna cevap vermek için kanaatimizce Eski-Ahit ve Kur’an beraber mütalaa edilmeli ve her ikisinin de ortak olduğu noktalar onun dini olarak görülmelidir. Buna göre Hz. İbrahim’in dininin temelde biri inançsal (Allah’ın varlığı ve birliğine iman ve O’na tam teslimiyet); diğeri ahlakî (salih amel işlemek ve adaletli olmak); ve öbürü de ritüel (sünnet olma) olmak üzere üç temel unsurdan oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.[21]

Hal böyle olunca yani Hz. Muhammed yeni bir dinin kurucusu olmayıp tıpkı kendinden önceki peygamberler gibi Hz. İbrahim’in dininin bir uygulayıcısı ve tamamlayıcısı olunca ve Kur’an’da gerçek bir imanla Allah’a teslim olmaya ve iyi ve güzel işler yapmak yerine kuru iddialara dayanan her çeşit üstünlüğü reddedince haklı olarak şu sorular zihnimizi kurcalamaya başlamaktadır. Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği öğretinin kurumsal adı olan İslam’ın bütün insanlık için öngörülen tek ve mutlak din olduğu şeklindeki geleneksel iddia günümüz çoğulcu dünyasında devam ettirilebilir mi? Şayet Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği bu kurumsal İslam, Tanrı’ya ve buna bağlı olarak da kurtuluşa götüren tek ve mutlak yol ise, Müslümanlar benzer iddialarda bulunan diğer dinlere ve bunların mensuplarına karşı nasıl bir tutum takınmaları gerekir? İşte bu ve benzeri soruların kaçınılmaz olduğu günümüz dünyasında dinsel çoğulculuk olgusu, Müslümanların zihnini meşgul etmekte ve onları bu yeni paradigmaya karşı teolojik bir karşılık vermeye çağırmaktadır.

Şu üç nedenden dolayı biz bu geleneksel inancın yeniden mütalaa edilerek çoğulcu bir Müslüman teolojisi geliştirilmeye çalışılması kanaatindeyiz. (1) Diğer dinsel geleneklerin taraftarlarını tanımak ve onlarla ilgili daha doğru bilgilere sahip olmak Müslümanların İslam’ın dışındaki inançları basitçe reddetmelerini güçleştirmiştir. Yani, anlık iletişimler ve hızlı ulaşım imkanlarının farklı dinsel geleneklerin taraftarlarını, birbirleriyle karşılıklı anlayış ve güvene dayalı arkadaşlık ve dostluklar kurmaya zorladıkları günümüz dünyasında Müslümanların diğer inançların da doğru olabileceğini hiç düşünmeden onları sapkın dinler olarak nitelendirip reddetmeleri artık güçleşmiştir. Hatta diğer dinsel geleneklerin taraftarlarıyla kurulan yakın temaslar bizi yukarıda zikrettiğimiz geleneksel Müslüman inancını yeniden gözden geçirmeye ve buna bağlı olarak kendi inancımız yanında başka kurtuluş vasıtalarının da olup olmadığını kendimize sormaya bizi sevk etmiştir. (2) Diğer dinsel geleneklerin taraftarlarıyla diyaloğa girmek sadece bir görüş alış-verişi olmayıp aynı zamanda bir öğrenme süreci olarak algılanmalıdır. Zira diyalog, temel amacı her katılanı diğerinden öğrenmeye ve buna bağlı olarak değişip gelişmeye sevk etmek olan iki veya daha fazla kişinin arasında cereyan eden karşılıklı konuşma olarak tarif edilmektedir.[22] Diyalogun bu tanımı açık olarak şunu ifade etmektedir. Diyalog, muhatabımızla yaptığımız karşılıklı fikir alış-verişi sürecinde kendi konumumuzu yeniden düşünmeye istekli olduğumuz bir karşılaşma olarak mütalaa edilmelidir. Bunun anlamı şudur: Diğer dinsel geleneklerin mensuplarıyla diyaloğa girmeye razı olmak demek bu sürece girerken sahip olduğumuz görüşlerin değişebileceği veya kısmen tadil edilebileceğine de razı olmak demektir. Yani diyalog sürecinde muhatabımızdan öğrendiklerimiz bizim kendimizi nasıl anladığımızı ve kendi geleneksel inançlarımızı nasıl yeniden yorumladığımızı etkileyebilir.[23] (3) Küreselleşme ve onun beraberinde getirdiği yeni gelişmeler İslamî veya tabir yerinde ise Müslüman teolojisinin diğer dinsel geleneklerden izole edilmiş bir şekilde değil aksine onlarla ve onların öngördüğü teolojik vizyonlarla ilişki içerisinde yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Çünkü özellikle 20.yüzyılın ikinci yarısından sonra yaşadığımız gelişmeler sadece dünya dinleri bağlamında kendini ifade eden ve düşünen bir İslam anlayışı 21. yüzyılda bir anlam ifade edecek gibi görünmektedir. İşte bu üç temel nedenden dolayı bize öyle geliyor ki günümüzde artık Müslümanların bütün insanların Müslüman olduğu kurumsal anlamda islamileşmiş bir dünya tasavvur etmeleri pek mümkün görünmemektedir. Bunun yerine Müslümanlar gerçekçi olarak dünyayı, dinsel çoğulculuğun egemen olduğu bir yer olarak kabul edip onun gereklerini yerine getirmeye çalışmalıdırlar.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi geleneksel Müslüman inancına göre Hz. Muhammed vasıtasıyla insanlığa bildirilen öğreti insanları Allah’a götüren tek mutlak yoldur. Yani, eğer insanlar Allah tarafından kabul edilmek ve dolayısıyla da cennete girmek istiyorlarsa mutlak olarak Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği öğretiyi yani kurumsal İslam’ın öngördüğü öğretiyi takıp etmeleri gerekir. Aksi takdirde onların kurtuluşa ermeleri mümkün değildir. Bu görüşün savunucuları devamlı surette Al-i İmran suresinin 19, 85 ve Mâide suresi 3. ayetlerinde geçen islam terimini Hz.Muhammed vasıtasıyla tebliğ edilen kurumsal İslam olarak anlayarak kendi dışlayıcı görüşleri için destek olarak kullanmaktadırlar. Ancak bu ayetlerin Kur’an’ın genel öğretisi ve dinler arası diyaloğun ışığı altında yeniden okunması yukarıdaki dışlayıcı geleneksel anlayışı destekler görünmemektedir. Zira, Kur’an’ın genel öğretisi bağlamında bu ayetler dikkatlice incelendiğinde, onlarda geçen islam terimlerinin bir dinin adından ziyade Allah tarafından ilk olarak Hz. İbrahim vasıtasıyla bütün insanlığa gönderilen ve daha sonra da Hz. Musa, İsa, Muhammed gibi sonraki peygamberler tarafından onaylanan (premortial) bir inancı ifade ettikleri kolayca görülebilir. Bu anlamda islam kendilerini Allah’ın iradesine teslim eden herkesi içine alır ve Allah’ın huzurunda bütün yaratılışın davranışını ifade eder. Nitekim Kur’an Mesajı adlı meal-tefsirin müellifi Muhammed Esed de Kur’an’ın tümündeki islam ve müslüman terimlerinin kişinin tüm benliğini Allah’a teslim etmesi anlamında kullanıldığı belirttikten sonra bu terimlerin Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği öğretinin kurumsal adı olarak kullanılmasının Kur’an sonrası bir gelişme olduğu gerçeğinin altını çizmektedir.[24] Söz konusu bu ayetlerde geçen islam tabirinin nasıl bu şekilde kapsayıcı olarak yorumlandığını daha detaylı bir şekilde incelemeden önce Kur’an’ın dini çoğulculukla ilgili temel tutumunu daha yakından görmeye çalışalım…..

-> http://www.dinlertarihi.com/dosyalar/makaleler/mahmutaydin/dinselcogul.htm

————————————————————————————

DİNLERARASI DİYALOĞUN KÜRESEL DESTEKÇİLERİ

 

Dinlerarası diyalogun Türkiye mimarı Fethullah Gülen neden FBI kontrolünde ABD’de sıkı koruma altında tutuluyor?

Bu soruların cevabını vermek için 1995 yılına uzanmak gerekiyor. Bu tarihte CIA eski ve kıdemli görevlilerinden Graham Fuller Türkiye’de Nurculuk hareketini incelemek üzere bir faaliyete girer.

* * *

Dinlerarası diyalog çalışmaları, bir merkezin gayet ustaca planlamasıyla adım adım amacına ulaşmak için yoluna devam ediyor.

Her yıl Türkiye’de bu amaçla birkaç toplantı düzenleniyor. Toplantılara yurt içinden ve yurt dışından pek çok kişi davet ediliyor. Bu organizasyonlarda harcanan paranın büyük kısmının NED (National Endowment for Democracy) tarafından yani Amerikan Ulusal Demokrasi Fonu tarafından aktarıldığı söyleniyor.

Vatikan’ın diyalogdan amacının misyonerlik olduğuna dair kesin deliller ve literatür belgeleri var elimizde.

Peki ABD bu projeye nasıl ve neden dahil oldu?

Vatikan’ın, diyalog isimli misyonerlik projesine, CIA destekli NED fonlarını da aktararak destek veren ABD neyin peşinde idi?

Dinlerarası diyalogun Türkiye mimarı Fethullah Gülen neden FBI kontrolünde ABD’de sıkı koruma altında tutuluyor?

Bu soruların cevabını vermek için 1995 yılına uzanmak gerekiyor. Bu tarihte CIA eski ve kıdemli görevlilerinden Graham Fuller Türkiye’de Nurculuk hareketini incelemek üzere bir faaliyete girer. Türkiye’de Nurculuk hareketini ve Fethullah Gülen cemaatini analiz etmek üzere kitap yazma kararı olan Fuller’e ABD’nin liberal kuruluşlarından Earhart Foundation’ın Rand Corporation’a aktardığı 30 bin dolar ödenek verilir.

Bu kıdemli CIA görevlisinin yaptığı önemli ve gizemli görüşmelerden ve Vatikan’ın özel misyoneri Prof. Michel Thomas ’ın da çabalarından kısa bir süre sonra, 1997 yılında dinlerarası diyalog faaliyetleri kurumsal anlamda Türkiye’de örgütlenmeye başladı.

Vatikan misyonerliğe meşruiyet kazandırmak ABD ise Yeni Dünya Düzeni’nde İslam’ın içini boşaltarak Amerikan patentli yeni bir küresel İslam reformasyonu için derin bir işbirliğine girdiler.

Fethullah Gülen’in ABD günlerinde onu sürekli olarak gündemde tutmak için ilginç toplantılar düzenlenir.

Bunlardan biri 26–27 Nisan 2001 tarihlerinde Georgetown Üniversitesi’nde CMCU tarafından düzenlenir. Bu üniversite CIA okulu diye de namlıdır.

Söz konusu konferansın konusu “Fethullah Gülen: The Man and His Movement” (Adam ve Onun Hareketi)dir.

Bu büyük adamın (!)” ve onun hareketinin anlatılacağı konferansa katılanların bazılarının kimliklerini aktarınca bilmem şaşıracak mısınız?

F. Gülen’i anlatan bu konferansta kimler yoktur ki:

Alan Makowsky : ABD Dışişleri İstihbarat Bürosu Eski Şefi.

George Harris : ABD eski dışişleri görevlisi, istihbarat uzmanı.

Roscoe Suddarth : Middle East Institue Başkanı, istihbaratçı.

Graham Fuller : Uzakdoğu CIA görevlisi, RAND şirketi yöneticisi.

Thomas Michel : Vatikan Cizvit Seksiyonu Sorumlusu.

Yığınla usta istihbaratçının ve ABD’li uzmanın katılıp “Bu adamı” anlattığı konferans düzenlenirken F. Gülen, DGM tarafından resmen aranmakta idi.

Yine ABD’de Türkiye’deki Abant Toplantılarının bir devamı olarak 19–20 Nisan 2004 tarihleri arasında, John Hopkins Üniversitesi’nde bir toplantı düzenlenir. “Diyalog” içerikli bu toplantının açılış konuşmalarını yapanlardan biri Francis Fukuyama ’dır. Diğer bir konuşmacı ise Diyanet’ten Sorumlu Bakanımız Prof. Dr. Mehmet Aydın ’dır.

ABD’de gayet rahat bir şekilde istirahatta tutulan ve kaldığı konut FBI tarafından korunan Fethullah Gülen’in “diyalog” diyerek üstlendiği misyonun uluslararası boyutu böylesine geniş ve karmaşık.

Yıllardan beri bu konuda yazarak diyalogun bir misyonerlik ve uluslararası bir dizayn projesi olduğunu haykırdığımızda bize kızanlar, Pentagon ve Vatikan patentli bu organizasyonun hangi ayağında bulunuyorlarsa bulunsunlar, bu küresel oyunun bir parçası oldular demektir.

Pentagon’un, NED’nin, CIA’nin, ABD Dışişleri Bakanlığı strateji uzmanlarının, bir sürü istihbaratçının, Vatikan papazlarının cirit attığı bir organizasyonda samimi bir Müslüman’ın yeri olabilir mi?

Böyle bir şebeke tarafından planlanan bir organizasyonun Türkiye ayağında rol olanlar bir gün başlarını duvara feci çarpacaklar.

Onlara “Allah’ın ipine sarılmayı” ve Türkiye’nin milli çıkarlarının gölgesinde toplanmayı tavsiye ediyoruz. Yol yakınken…

Muharrem BAYRAKTAR 28-05-2004
http://www.yenimesaj.com.tr

———————————————————————————————

Fethullah Gülen,

Papa II John Paul’a yazdığı mektupta ve Papalığın Dinlerarası Diyalog Misyonunun parçası olmak istediğini açıklaması bazı muhafazakar çevrelerde eleştirilere neden olmuştur.[39] Dinlerarası Diyalog, İbrahimi Dinler açıklamaları,[40] sempozyumlar, kilise ve havra açılışları, abant toplantıları [41] [42] ilahiyatçı akademisyenlerin ve milliyetçi eğilimdeki muhafazakar gazetelerin ve bunların yazarlarının tepkilerine neden oldu.

İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım‘ın Kuran tercümesinde ayetler arasına İncil ve Tevrattan alıntılar koymasına, Müslüman ve Hristiyanların Hz. İsa’nın manevi şahsiyeti etrafında birleşmesi fikrini ortaya atmasına,[43] Kuran mealinin cemaatin yayın organı Zaman gazetesi tarafından basılıp okuyucularına bedava dağatılmasına ve Fethullah Gülen’in bu meale önsöz yazmasına kamuoyunda tepkiler doğdu.

Fethullah Gülenin Papa II John Paul’a yazdığı mektup :

Pek muhterem Papa cenaplari,

Uc buyuk dinin dogum yeri olarak bilinen topraklarin dunyayi daha iyi yasanabilir bir mekan kilma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasiyla bilen halkindan size en icten selamlari getirdik. Yogun gundeminizde bize zaman ayirarak sizinle muserref olmayi bahsettiginiz icin zatialilerinize en derin kalbi tesekkurlerimizi sunariz.

Papa 6. Paul Cenaplari tarafindan baslatilan ve devam etmekte olan Dinlerarasi Diyalog Icin Papalik Konseyi (PCID) misyonunun bir parcasi olmak uzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edisini gormeyi arzu ediyoruz. En aciz bir sekilde hatta biraz curetle, bu pek kiymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazi yardimlarimizi sunmak icin size geldik.

Islam yanlis anlasilan bir din olmustur ve bunda en cok suclanacak olan Muslumanlardir. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlis anlamanin buyuk oranda azalmasina katki saglayabilir. Musluman dunyasi, Islam’in asirlarla olculen yanlis algilanmasini silip atacak bir diyalog imkanini bagrina basacaktir.

Beseriyet, celisen gorusler ortaya koyduklari gerekcesiyle, zaman zaman bilim adina dini, din adina da bilimi inkar etmistir. Bilginin tamami Allah’a aittir ve din Allah’tandir. O halde bu ikisi nasil celisebilir? Insanlar arasinda anlayisi ve hosgoruyu artirmaya yonelik dinlerarasi diyaloga yonelik ortak gayretlerimiz cok is gorebilir.

Kendi memleketimizde simdiye kadar cesitli Hiristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog icinde olduk. Bu naciz gayretlerin bosa cikmadigini acizane ifade etmek isteriz. Amacimiz bu uc buyuk dinin inananlari arasinda hosgoru ve anlayis yoluyla bir kardeslik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sozde medeniyetler catismasinin gerceklesmesini gormek isteyen yolunu sasirmis ve supheci kimselere karsi dalgakiranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karsi durabiliriz.

Gecen yil bazi unlu uluslararasi bilim adamlarinin katildigi medeniyetlerarasi baris ve diyalog konulu bir sempozyum duzenledik. Bu gayretin basarisindan aldigimiz tesvikle bu tur etkinlikleri tekrarlamak istiyoruz. Halihazirda uc buyuk dinin baglilari arasindaki baglari guclendirmeye yonelik olarak dinlerarasi diyalog konusunda Vatikan’in da temsil edilecegini umit ettigimiz bir konferans duzenleme surecinde bulunuyoruz.

Yeni fikirlerimiz varmis iddiasinda bulunmuyoruz. Yine musamahaniza siginarak, bu misyonun hedeflerine yakindan hizmet etmek icin ustlenmek istedigimiz birkac teklifte bulunmayi arzu ediyoruz. Hiristiyanligin ucuncu bin yilina girisi munasebetiyle yapilacak kutlamalar vesilesiyle Ortadogu’daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudus gibi bazi kutsal yerlere musterek ziyaretleri iceren bircok etkinlik onermek istiyoruz. Bunu Sayin Cumhurbaskanimiz Demirel’in, cenaplarinin ulkemizi ziyaretine ve mezkur kutsal mekanlari gostermeye davetini tekrarlamak icin bir firsat addediyoruz. Anadolu halki size misafirperverligini gostermeyi ve sevkle selamlamayi hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudus’u birlikte ziyaret etmemize davetiye cikarabiliriz. Bu ziyaret bu mubarek sehri Hiristiyanlar, Yahudiler ve Muslumanlarin, hicbir kisitlama, hatta vize dahi olmaksizin serbestce ziyaret edebilecegi uluslararasi bir bolge olarak ilan etme gayretlerine yonelik dev bir adim teskil edebilir.

Uc buyuk dinden liderlerin isbirligi ile ilki Washington DC’de olmak uzere muhtelif dunya baskentlerinde bir konferanslar serisinin gerceklestirilmesini teklif ediyoruz. Ikinci serinin zamani icin Hz. Isa’nin dogumunun 2000. yildonumu ideal olabilir.

Bir ogrenci degisim programi da cok faydali olacaktir. Inancli genc insanlarin birlikte egitim gormesi birbirlerine yakinliklarini artiracaktir. Ogrenci degisim programi cercevesinde uc buyuk dinin babasi oldugu ikrar edilen Hazreti Ibrahim’in dogumyeri olarak bilinen Urfa sehrindeki Harran’da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu, ya Harran Universitesi’ndeki programlarin genisletilmesi suretiyle ya da uc dinin ihtiyaclarini da temin edecek sumullu bir mufredata sahip bagimsiz bir universite seklinde gerceklestirilebilir.

Onerilen programlar asiri buyuk isler gibi algilanabilir; ama bunlar erisilmez degildir. Dunyada iki tip insan vardir. Bazilari kendilerini topluma adapte etmeye calisir. Diger bazilari ise topluma uymaktansa toplumu kendi degerlerine adapte etmek ister. Toplum butun ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borcludur. Onlari yarattigi icin Rabb’e sukurler olsun.

M. Fethullah Gulen / Rabb’in aciz kulu / 9 Subat 1998

Kaynak : http://www.dinlertarihi.com/

Reklamlar

Ocak 28, 2008 - Posted by | Akp, Fethullah Gülen, tayyip erdoğan, türkiye | ,

12 Yorum »

  1. Dioloğu canı gönülden destekliyoruz.Tüm dinler kardeştir ve cennete girecektir.sadece benciller ve cenneti başka din mensupları ile paylaşmak istemeyenler,hariç. Her dinde bir Tanrı inancı olduğu için .Bu sebeble sayın F.Gülene teşekkür ediyor onun çalışmalarını destekliyoruz.Senin dinin düşük benimki gerçek kavgaları son bulacak.Herkes istediği dini seçip kardeş gibi geçinecek.İslam dini zor gelirse Hristiyan gibi yaşayacak.Hristiyanlık zor gelirse islam gibi yaşayacak.isterse başka din gibi…. neticede hepside cennetlik.Şimdi niye sayın Gülene düşman olduklarını anlıyoruz.Kıskanmak.

    Yorum tarafından conan | Haziran 9, 2008 | Cevapla

  2. Ah kardeşim sen müslüman olduğun halde kendi dininden olan hoca efendiyi bile bizim kadar sevemiyosunuz.Bizler onu hem Vatikan hem Dünya yahudi kardeşleri olarak bağrımıza bastık ve bizim sizlere anlatamadıklarımız herşeye tercüman oldu.Cennettin hiç kimsenin tekelinde olmadığını sizlere öğretmeye çalışıyoruz.Hangi dini yaşarsanız yaşayın bir yaratıcı Tanrıya inanıyorsanız Cennete girersiniz.Cennetin çok geniş olduğunu sizlere izah etmeye çalışıyoruz.
    Sadece gözlerinizi kapatıp, tüm kötü düşüncelerden uzaklaşın.Gözlerinizi açtığınızda inanın her şey çok farklı olacak. 3. bin yılın kardeşliğinin lezzetini bulacaksınız.Sizlere ellerimizi uzatıp dinler arası diyaloğa,dinler bahçesine ve medeniyetler buluşmasına davet ediyoruz.
    Tanrı sizlerle olsun.AMEN.

    Yorum tarafından conan | Haziran 27, 2008 | Cevapla

  3. Ah ah, yıllardır dinler arası diolog diyoruz.Tüm dinlerin mensuplarının cennete gireceğinden bahsediyoruz.Halen daha bağnazca din üstünlüğünün savaşını yapıyoruz.Bakın Avrupa hem barışcıl hem ekonomi olarak doğu bloğu ülkelerinden daha üstün.Bırakın, insanlara barış dini olan ve Vatikanın başlattığı,gerçekleri bulma fırsatını yakalasınlar.Yıllardır dinler arası diyoloğu bu toplumlara anlatmakla çabalıyoruz.Bizler medyalarımızla daha fazla medeniyetler buluşması ve diyoloğa önem vermeli ve toplumlara benimsetmeliyiz.Kardeş gibi yaşamak varken, niçin dinlerin farklı tefarruatları ile kafa yoruyoruz. Benim inancımda zor olan varsa seninki hoşuma gidiyorsa niçin benimsemiyeyim. Önemli olan hepimizin dininde bir yaratıcı inanacı oluşudur.ben kalkar benimki doğru seninki yanlış dersem, birbirimizi dışlamış oluruz. Gelin hep birlikte kardeş olalım.Dünyada terör ve savaşlar sona ersin. Cennet hiç birimizin tekelinde değildir.Çünki hepimizin yaratıcısı aynı olduğundan , inandığımız öteki dünyada aynı yerde buluşacağız.Dinler arası diyoloğa, medeniyetler buluşmasına, dinler bahçesi düşüncesine ve BÜYÜK ORTADOĞU PLANINA emeği geçen her inançlı kardeşlere Tanrı yardım etsin. Başarımız çok yakındır.Teşekkür ediyorum.

    Yorum tarafından conan | Haziran 27, 2008 | Cevapla

  4. Kitaplara iman
    Sual: İmanın üçüncü şartı nedir?
    CEVAP
    İmanın üçüncü şartı, kitaplara imandır. Amentü’deki, (Ve kütübihi) ifadesi, Allahü teâlânın kitaplarına inanmayı, iman etmeyi bildirmektedir. Allahü teâlânın gönderdiği kitaplar çoktur. Din kitaplarımızda bildirilen ise, 104 kitaptır. Bunlardan 100’ü küçük kitaptır. Bu küçük kitaplara suhuf denir.

    100 suhuf kitap şu Peygamberlere inmiştir:
    10 suhufu, Âdem aleyhisselama,
    50 suhufu, Şit aleyhisselama,
    30 suhufu, İdris aleyhisselama,
    10 suhufu, İbrahim aleyhisselama.

    Dört büyük kitap ise şu Peygamberlere inmiştir:
    Tevrat, Musa aleyhisselama,
    Zebur, Davud aleyhisselama,
    İncil, İsa aleyhisselama,
    Kur’an-ı kerim, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselama.

    Kitapların hepsini, Cebrail aleyhisselam getirmiştir. Kur’an-ı kerim, bütün ilahi kitapların hükümlerini nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmış ve bu hükümleri kendisinde toplamıştır. Bugün, bütün insanların Kur’an-ı kerime tâbi olmaları lazımdır. Şimdi, hiçbir memlekette, hakiki Tevrat ve İncil yoktur. Bozulmuş İnciller vardır. Bu kitaplar sonradan tahrif edilmiş, yani insanlar tarafından değiştirilmiştir. Bozulmamış olsaydı bile, geçerliliği yoktu, hepsi Allahü teâlâ tarafından nesh edilmiştir.

    Kur’an-ı kerimin gelmesi âyet âyet olmuş ve 23 senede tamamlanmıştır. Kur’an-ı kerim, kıyamete kadar geçerlidir. Geçersiz olmaktan ve insanların değiştirmelerinden korunmuştur. Kur’an-ı kerimde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan, Allahü teâlâya inanmamış olur.
    Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
    (Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9]

    (Kur’an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamd ettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42]

    Sual: Peygamberlere kitaplar nasıl indi? Bu kitapların mahiyeti nasıldır?
    CEVAP
    Allahü teâlâ, kitapları, melek ile, bazı Peygamberlerin mübarek kulaklarına söyleyerek, bazılarına ise, levha üzerinde yazılı olarak, bazılarına da meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi Allahü teâlânın kelamıdır. Ebedi ve ezelîdir. Mahluk değildir. Bunlar, meleklerin veya Peygamberlerin kendi sözleri değildir.

    Allahü teâlânın kelamı, bizim yazdığımız ve zihinlerimizde tuttuğumuz ve söylediğimiz kelam gibi değildir. Yazıda, sözde ve zihinde bulunmak gibi değildir. Harfli ve sesli değildir. Allahü teâlânın ve sıfatlarının nasıl olduğunu insan anlayamaz. Ama o kelamı insanlar okur. Zihinlerde saklanır ve yazılır.
    Demek ki, Allahü teâlânın kelamının iki tarafı vardır. İnsanlarla beraber olunca, mahluk ve hadistir. Allahü teâlânın kelamı olduğu düşünülünce, kadimdir.

    Sual: Bazıları, Kur’anın Peygamberimizin beynine ilham edildiğini söylüyorlar. Doğrusu nasıldır?
    CEVAP
    Kur’an-ı kerimdeki Arabi kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyetler halinde gelmiştir. Cebrail aleyhisselam, bu âyetleri, bu kelimelerle, bu harflerle okumuş, Peygamber efendimiz de mübarek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen Eshabına okumuştur. Peygamber efendimiz, Allahü teâlâ tarafından, mübarek kalbine bildirilenleri, Arabi olarak anlatırsa, buna hadis-i kudsi denir.

    Cebrail aleyhisselam, her yıl bir defa gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’an-ı kerimi, Levh-il-mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Ahirete teşrif edeceği sene, iki defa gelip, tamamını okudular. Peygamber efendimiz aleyhisselam ve Eshab-ı kiramdan çoğu, Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Bazıları da, bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını da yazmışlardı.

    Peygamber efendimiz vefat edince, halife Hazret-i Ebu Bekir, ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur’an-ı kerimi, kağıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf meydana geldi. 33 bin Sahabi, bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Üçüncü halife Hazret-i Osman, hicretin 25.senesinde, altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medine’ye gönderdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

    Kur’an-ı kerimde 114 sure ve 6236 âyet vardır. Halk arasında yanlış olarak 6666 âyet var deniliyor. Âyetlerin sayısının 6236’dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya birkaç kısa âyetin, bir büyük âyet, yahut surelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir. (B.Arifin)

    Sual: Peygamber efendimizin mucizelerinin en büyüğü nedir?
    CEVAP
    Kur’an-ı kerimdir. Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar, Kur’an-ı kerimin nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlardır. Bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’cazı ve belagati insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arap şairlerinin şiirlerine benzemiyor.

    Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması veya dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalblerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslam düşmanları, Kur’an-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, imana gelmişlerdir. İslam düşmanlarından ve muattala, melahide ve karamita denilen müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur’an-ı kerimi değiştirmeye, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de hiçbiri arzularına kavuşamamıştır.

    Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler ve iyi ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünya ve ahiret saadetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’an-ı kerimde açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbabı anlayabilmektedir.

    Semavi kitapların hepsinde, Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de bulunan ilimlerin ve esrarın hepsi Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir. Kur’an-ı kerimde mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü teâlâ bilir. Çoğunu sevgili Peygamberine bildirmiştir.

    Kur’an-ı kerimi okumak çok büyük bir nimettir. Allahü teâlâ, bu nimeti Habibinin ümmetine ihsan etmiştir. Melekler bu nimetten mahrumdurlar. Bunun için, Kur’an-ı kerim okunan yere toplanıp dinlerler. Bütün tefsirler, Kur’an-ı kerimdeki ilimlerden çok azını bildirmektedirler. Kıyamet günü, Peygamber efendimiz minbere çıkıp Kur’an-ı kerim okuyunca, dinleyenler bütün ilimlerini anlayacaklardır.

    Bugünkü Tevrat ve İnciller
    Sual: Bugünkü Tevrat ve İnciller hakkında bilgi verir misiniz?
    CEVAP
    İyice tetkik edilirse, Tevrat ve İncillerde mevcut olan yazıların üç membadan geldiği kolayca görülür:
    1- Bunların bir kısmı Allah kelamı olabilir.
    2- İkinci kısımda yazılı olan sözler Peygamberler tarafından söylenilmiş olabilir.
    3- Üçüncü kısımdaki sözlerin bir kısmı İsa aleyhisselamın havarileri tarafından bir kısmı bazı tarihçilerin rivayetlerinden, bir kısmı ise, kimin tarafından ve niçin söylendiği bilinmeyen rivayetlerden ibarettir. Bugün elde bulunan Kitab-ı mukaddesin büyük bir kısmında, kim tarafından söylenildiği bilinmeyen, fakat muhakkak insan sözü olduğu hemen anlaşılan sözler çoktur. Bunları Allah kelamı olarak kabul etmek imkansızdır.

    İçinde bir kısım Allah kelamı, bir kısım Peygamber sözü, fakat büyük bir kısmı insanların muhtelif rivayetleri bulunan bir kitap Allah kelamı olarak kabul edilemez. Hele (insan sözü) olan kısımlarında türlü türlü yanlışlıklar bulunması, aynı hususu anlatanların birbirinden çok farklı ifadeleri, verilen rakamların birbirini tutmayışı bugünkü Tevrat ve İncillerin tamamen bir insan eseri olduğunu açıkça ispat etmektedir. Bugünkü İncillerin Allahü teâlânın kelamı mı, yoksa insan eseri mi olduğu hakkında Hıristiyan din ve fen adamları ne diyorlar?

    Moody İncil Enstitüsü’nden Dr. Graham Secroggie, (İncil Allah kelamı mı?) adlı kitabında diyor ki:
    (Kitab-ı mukaddes insan eseridir. Bazı kimseler, neden olduğunu anlamadığım sebeplerden ötürü, bunu inkâr etmektedir. Kitab-ı mukaddes, insanların dimağında teşekkül etmiş, insanlar tarafından, insan dili ile insan eli ile yazılmış ve tamamen insan karakteri taşıyan bir eserdir.) [S.17]

    Hıristiyan din adamı olan Kenneth Cragg ise şöyle diyor:
    (Kitab-ı mukaddesin Ahd-i Cedid kısmı, Allah sözü değildir. Burada doğrudan doğruya insanların anlattıkları hikayeler ve herhangi bir işin nasıl yapıldığını gören insanların görgü şahitliği vardır. Sırf insan sözü olan bu kısımlar, kilise tarafından insanlara Allah’ın kelamı gibi nakledilmektedir.)

    Teolog Prof. Geyser:
    (Kitab-ı mukaddes Allah kelamı değildir. Ama, buna rağmen kutsal bir kitaptır) diyor.

    Demek ki, bugünkü Kitab-ı mukaddes hakkında, Batılı ilim adamları ile birlikte vereceğimiz karar şudur: Kitab-ı mukaddes, Allah kelamı değildir. Allah kelamı olan hakiki Tevrat ve İncil, bugün tamamen başka bir kitap haline dönüşmüştür. Bugünkü İncillerde Allah kelamı olması düşünülebilen sözler yanında, başkaları tarafından ilave edilen birçok sözler, tahminler ve hikayeler vardır.
    İncillerin hepsi Allah kelamı olsa bile, Kur’an-ı kerimde olduğu gibi, bir medeni hukuk, bir ceza hukuku yoktur. İncillerle bir muhtarlık bile idare edilemez.

    İkinci husus, İnciller Allah kelamı bile olsa, artık onlar nesh edilmiştir. Âdem aleyhisselama, Nuh aleyhisselama inen kitapların aslı bulunsa bile onlarla amel edilemez, çünkü onlar yürürlükten kaldırılmıştır. Allahü teâlâ kaldırmıştır. En son gönderdiği din ile amel etmek gerekir. Öyle olmasa idi, Allahü teâlâ bir tek kitap gönderir, bütün peygamberlere bununla amel edin derdi. İman edilecek hususlar bütün dinlerde aynı olduğu gibi amel edilecek hususlar da aynı olurdu. Hıristiyanlığı nesh etmese idi, Müslümanlığı göndermezdi.
    bir dini seçmek öbürünü inkar etmektir.ayrıca kuranda yalnız müslümanların cennete gideceği bildiriliyor.hıristiyanlık yahudilik ve her neyse islam dışı tüm dinlere mensup olanların da cehenneme gidecekleri bildiriliyor.bunu inkar etmek kuranı inkar etmektir.ayrıca biz kimsenin sözüyle cennete girmiyoruz.yalnız allahın bildirdiğini söylüyoruz.bize kalsa yani kendi adıma konuşayım bana kalsa herkezi cennete sokarım. ama unutmayın allahın dediği olur.
    dinler arası diyaloğa gelince zaten islam dini hiç kimseyi dininden dolayı kınamayın buyuruyor.kimsenin dininden dolayı kınamamayı kimseye eziyet vermemeyi ve anlaşma yapılan devletlerle iyi geçinmesi gerektiği vurgulanıyor.yani bu diyalog islama aykırı olmadığı müddetçe belki iyi olabilir.ama hepsini birleştirip başka çıkarlara hizmet ediyorsa zeten allahın vadidir islamiyet bir gün her yere hakim olacaktır.yani kim ne yaparsa yapsın başaramaz.zaten binsanlar hakkıyla dini anlasalar her güzelliğin bu dinde olduğunu görürler.zaten diğer kitaplarda peygamberlerde kuranı müjdelemek için gelmiştir.tıpkı hz isanın dediği gibi ben benden sonra gelecek ahmet isminde bir peygamberi müjdelemek için geldim.bunlar kuranda yazıyor.eğer biraz merak edip okursak.hakkı batıldan eminim ki ayırd edebiliriz.

    Yorum tarafından ahmet | Haziran 30, 2008 | Cevapla

  5. KURAN,DA TAM 25 PEYGAMBER DEN BAHSEDİLMEKTEDİR VE BU PEYGAMBERLERDEN 20 YE YAKINI İSRAİLOĞULLARINA GÖNDERİLMİŞTİR PEYGAMBERLER KADAR İMANLI GUNAH İŞLEMEYEN VE HOŞGÖRÜLÜ KİMSE OLAMAZ BU LANETLİ KAVİMLE DİYALOĞU PEYGAMBERLER KURAMADIYSA BİZİM DİYALOĞCU ALİMLERİMİZMİ KURACAKLAR BU DİYALOĞU KULLAHIMIZA ANLATIN BUNLARI İŞBİRLİKÇİ ALİM BOZUNTULARI SİZİ GİDİ PİS DİYALOGCULAR YEMEZ BU UMMET BU PALAVRALARI RABBİMİZ NE GUZEL DEMİŞ BİZE LAF ETMEK DÜŞMEZ ” ‘Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmaz’
    SEN Mİ BASARACAKSIN TIRRTTTTTTTTTTTTTTTT

    Yorum tarafından seyithan | Kasım 28, 2008 | Cevapla

  6. EY FETHULLAH GÜLEN GRUBU
    allahın yola getirmediği iman ettirmediği kavmi sizmi yola getireceksiniz.yoksa size allah HAŞA peygamberden dahamı fazla görev verdi.sizler erkekce ve insanca tarafınızı belli edin.bizde dostumuzu düşmanımızı bilelim.kuranda allah EY İMAN EDENLER YAHUDİLERİ VE HIRİSTİYANLARI DOST EDİNMEYİN.ONLAR BİRBİRLERİNİN DOSTUDURLAR.KİM ONLARLA DOST OLURSA ARTIK ONLARDANDIR. demiyormu? siz daha neyin peşindesiniz.yıllardır gazete ve televizyonlarınızda çeçenlere lübnanlılara yapılan katliam ve işkenceleri haber yapmıyorsunuz.ama bir müslüman bir siyonist zalim ve kafire suikast düzenlediğinde hemen terörist ilan ediyorsunuz.sizleri allaha havale ediyorum.he birde o tek türkiye masallarını bırakın .devleti yalıyan çok size pay düşmez.korkmayın okullarınızada birşey olmaz .sadece ve sadece rusya ve amerikadaki okullarınızın ayakta durması için zaman gazetesinde rus ve amerikan yanlısı haber yapıyorsunuz.öldüğümüz zaman allah bize ne türkü sorar nede kürdü nede büyük türkiyeyi.AMA UNUTMA KİMLERLE OLDUĞUNU SORAR.YAZIDA HATALARIM VARSA ALLAH RIZASI İÇİN UYARIN.BENDE YANLIŞIM VARSA DÜZELTİM.ALLAHA EMANET OLUN ARKADAŞLAR
    BİR GUN FİLİSTİNDEN SOZ EDİN YAHUUUUUUUUUU KORKARIN BASINIZDAKİ BİR GUN ACIK VERECEK KARDINAL OLDUGUNU ANLARSINIZ AMA GEC OLMADAN ANLAYIN ALLAH EMANET OLU

    Yorum tarafından seyithan | Kasım 28, 2008 | Cevapla

  7. bunca bilgi yazmışsınz amatek cümle size…hoca efendinin amacının ne olduğunu anlayamamışsınız…yazık…yazık..fbımiş bilmem neyms..gerceği herkes bal gibi bilio ama kotulemek daha kolay ya..tek soru..hangi dilin bi olimpiyatı var..dunyanın dort bir yanında acılan okullarla sizi…milletinizi…bayragınızı…dilinizi anlatan bu insanlara ve düşünceye hangi mantığa itaat ederk hakaret edyrsnz anlamyrm..butun dünya hocaefendiyi anladı ama bi sizin gibiler anlamadı..anlamıyor yada işine gelmyor anlamak..bediüzzamanada laf edenler once aynada kendilerine baksınlar bakalım kac paralık adamlar..ondan sora konussunlar…….

    Yorum tarafından Murat Kara | Aralık 13, 2008 | Cevapla

  8. her turlu tartısmayada acıgım…isteyen cvp yazabilir mailime.

    Yorum tarafından Murat Kara | Aralık 13, 2008 | Cevapla

  9. selam benim bi sorum olacak. 1.din nedir? 2.din kaçtane 3.neden bir din varken başka dinler olmuştur ve önceki dinlerin geçerliliği varsa başka dine gerek olurmu? olursa neden?

    Yorum tarafından arif | Aralık 16, 2008 | Cevapla

  10. Dinlerarası Diyalog

    Bu başlık üzerine konuşan ve yazanlar -ki, AB ile ilişkiler yüzünden son günlerde konu daha sık ele alınır olmuştur- içinde bilenler ve bilmeyenler, iyi niyetli olanlar ve olmayanlar var. Bilmeden konuşulur mu demeyin, Türkiye’de konuşuluyor ve pek de ayıplanmıyor. Bu işin iyi niyetle ne alakası var diye sorabilirsiniz; şöyle bir alakası var: Bir gurup bir başka gurup hakkında iyi düşünmüyor, arada rekabet, hatta adavet var; bu yüzden karşılıklı veya tek taraflı olarak öküzün altında buzağı aranıyor, yakıştırma ve abartmalar yapılıyor, tahminler ve vehimler birer gerçekmiş gibi ortaya atılıyor, karşı tarafa mal ediliyor ve bütün bunlardan bir sonuç alınmak isteniyor: Karşı tarafı yıpratmak, üzerine kuşku bulutlarını çekmek, mümkün olursa haritadan silmek.

    Dünyanın şurasında burasında bu isim altında toplantı yapanları da aynı kaba koymak mümkün değildir; iyi niyetli ve samimi olanlar yanında istismarcılar, komplocular, kötü maksatla kullanıcılar da vardır.

    Pek azına olsa da, ben de bu çeşit toplantılara katıldım. Bunlardan biri, bir yıl kadar önce Avustralya’da yapılmıştı; dört müslüman ile çeşitli oturumlarda sayıları değişen hristiyan din ve ilim adamları vardı. Tebliğler sunuldu, müzakereler yapıldı, bazı sonuçlar ede edildi. Bunların arasında İslam’a aykırı olan bir sonuç yoktu; biz dinimizi anlattık, onlar da dinlerini anlattılar; biz tevhidden asla taviz vermedik, ama onlar teslisten (Allah hakkında şirke varan “baba-oğul-ruhulkudüs üçlemesinden”) hayli taviz verdiler; “Allah’ı bir bildiklerini, diğerlerinin O’nun sıfatları gibi olduğunu açıkça söyleyenleri” oldu. Bu arada aslı vahye dayanan dinlerin mensupları olarak dünyanın, ortak olarak benimsediğimiz problemleri ile savaşmak, bunları çözmek ve durumu iyileştirmek için ortak gayret sarfetmek gerektiğinin altı çizildi. Toplantının adı üzerinde de duruldu, “diyalog dinler arasında değil, dine inananlar arasında olur” denildiği için, “dinler arası” veya “İslam-Hristiyanlık diyalogu” yerine, “Müslüman-Hristiyan diyalogu” ismi tercih edildi.

    Son yıllarda dinler arası diyalog toplantılarını daha çok belli bir cemaatin mensupları yürüttüğü için işin geçmişini bilmeyenlere, bu faaliyette kötü bir niyet bulunduğu zannı verilmeye çalışıldı. Aynı cemaat Abant toplantılarını da tertip ediyordu ve buraya yalnızca bir dine inananları veya ilahiyatçıları değil, ülkenin kanaat önderlerini, kamu oyunu etkileyen ve önde gelen düşünür ve yazarları, bunların dine inananlarını ve inanmayanlarını -her yıl listeyi değiştirip daha çok ve çeşitli katılımcı çağırarak- toplantıları sürdürüyordu. Son yılda yurtdışına da taşarak ABD ve Brüksel’de Abant platformlarının benzerlerini tertiplediler. Bu faaliyetin de altında çapanoğlu arayanlar oldu, oluyor. Benim bizzat şahit olduğum gerçek odur ki, tertip heyeti her defasında şunu tekrarladı: “Biz başlattık; istedik ki, kavga yerine barış, kaos yerine düzen ve huzur, güvensizlik yerine güven, birbirini anlamamak ve dinlememek yerine anlamak ve dinlemek; paylaştığımız tek ülke ve tek dünyada bütün insanların zarar gördüğü olumsuzluklar yerine bazı olumlu gelişmeler.. olsun! Sizler isterseniz biz size hizmet etmeye devam ederiz; ama başka bir gurup, heyet, sivil toplum örgütü bu işi üstlenirse memnun ve yardımcı oluruz.” Ama bu işe sahip çıkan bulunamadı, hizmet yine aynı heyetin omzunda kaldı.

    “Peki bunların hiç menfaatleri yok mudur?” diye bir soru sorulabilir. Bunu toplantılarda da soranlar, hatta “Siz de kendinizi meşrulaştırmak ve bizlerden destek almak için bu toplantıları yapıyorsunuz” diyenler oldu. Bunu diyenleri de dışlamadılar, bir sonraki yıl tekrar çağırdıkları da oldu. Ben bu konuda şunu söylemeyi uygun görüyorum: Bir insan veya bir gurup bir faaliyeti yaparken kendileri ve başkaları için bir takım amaçları ve beklentileri olur, bu tabiidir; önemli olan meşruiyet ve fayda-zarar dengesidir. Bu ikisini değerlendirmek de katılımcılara düşer; kimse kimseyi zorlamıyor.

    Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve guruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…

    Yukarıda sıralanan amaçların biri veya birkaçını sağlamak üzere yapılan diyaloglar (buluşmalar, görüşmeler, tartışmalar, ortak teşebbüsler ve eylemler) oldukça eski zamanlardan beri yapılmıştır. Müslümanların katıldığı diyaloglar ise daha Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) en önemli görevi olan tebliği yapabilmek için zorunlu olan diyalogu kullanmış, ötekilerle ya bizzat veya mektupları ve ashabı vasıtasıyla temas kurmuş, onları önce İslam’a, bu olmazsa sulha ve antlaşmaya, bazı konularda işbirliğine davet etmiş, gerektiği zaman temsilcilerle tartışmıştır. Burada iki örnekle yetineceğim:

    a) Yerim dar olduğu için özetleyeceğim bu olayı daha geniş olarak şu eserden okuyabilirsiniz: M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 863. paragraf vd.

    Babası cömertlik ve asaletle ün salmış olan hristiyan Adiy b. Hâtim, Mekke fethinden sonra kendi bölgesine yapılacak müslüman akımından korkarak, kızkardeşini de yanına alamadan Suriye’ye kaçıyor, bölgesi müslümanların eline geçiyor, kızkardeşi de esir alınarak Medîne’ye getiriliyor. Kadın, kardeşinin şerefsiz davranışından şikayet ederek Peygamberimizden merhamet diliyor; o da hem kadını serbest bırakıyor, hem de istediği yere gidebilmesi için binek ve azık veriyor. Kadın Suriye’de kardeşini buluyor; önce hırpalıyor, sonra da Medine’ye giderek Hz. Pygamberle görüşmesini tavsiye diyor ve şöyle diyor: “Muhammed gerçekten Allah’ın Resulü ise onu kim daha önce kabul ederse daha çok övgüye layık olur. Sıradan bir hükümdar ise, ona biat etmek ve teslim olmak sana bir noksanlık getirmez, ne isen o kalırsın…” Adiy bu tavsiyeye uyarak Medine’ye gelir; mescidde, ashabının arasında, onlardan biri gibi oturur bulduğu Peygamberimiz ona itibar ve iltifat eder, kendisini evine davet eder; yolda Peygamberimizle görüşmek isteyen yaşlı bir kadın onun önünü keserek uzun süre konuşur, meşgul eder; eve gelince Efendimiz tek minderi müsafirine verir ve kendisi toprak zemine oturur; Adiy’e, “dini yasakladığı halde ganimetin dörtte birini kendisi için alıp almadığını” sorarak -başkasının bilmesi mümkün olmayan- bu kusurunu itiraf ettirir. Adiy bütün bu olup bitenler karşısında sarsılır. Onun sıradan bir hükümdar olmadığı kanaatine varır. Bu sırada Peygamberimiz bir son adım daha atarak ona şunları söyler: “Bu dine girmene mani olan şey nedir? Müslümanların yoksul olduğunu zannediyorsan, şunu bil ki, kısa bir zaman sonra onların arasında sadaka kabul edecek birisi kalmayacaktır. Şayet onların zayıf olduğunu sanıyorsan, şunu bil ki, yakında Irak’taki Kadisiyye’den kalkıp haccetmek üzere Mekke’ye gelmek isteyen bir kadının Allah’tan başka kimseden korkması gerekmeyecek; şayet egemenliğin müslüman olmayan hükümdarların elinde olduğunu görüyorsan, bil ki, yakında Babil’deki beyaz sarayların kapıları da onlara açılacaktır…”

    Adiy bu diyalog sonunda müslüman olur ve Peygamberimizin haber verdiklerinin tamamını gerçekleşmiş görecek kadar da yaşar.

    Burada ötekiler kelimesini, ister yerli ister yabancı olsun gayr-i müslimler için kullanıyorum. Peygamber Efendimizin, dini tebliğ etmek veya müşriklerin baskı ve zulmünden kurtulmak için başka putperest kabilelerle ve ehl-i kitap denilen yahudi ve hristiyanlarla temaslar, sohbetler, tartışmalar yaptığı, bunun için hem ticaret hem eğlence yeri olan panayırlara bile gittiği bilinmektedir.

    Önceki yazıda birincisini verdiğim iki örneğin ikincisi, Medine döneminde, Yemen sınırında yaşayan Necran hristiyanları ile yaptığı diyalogdur. Daha önce de kendileriyle, bazı askeri harekat ve mektup gönderme şeklinde temaslar yapılmış olan Necran hristiyanları, 9. hicrî yılda İslam Peygamberi ile görüşmek üzere Medine’ye geldiler. Altmış kişilik heyet içinde mahkeme başkanı ve büyük din adamları da bulunuyordu. Öğleden sonra Mescid’de huzura kabul edildiler. Bir müddet sonra ibadet saatleri geldiği için izin istediler, Peygamberimiz dışarı çıkarak Mescid’i onlara bıraktı, doğu tarafına yönelerek ibadetlerini yaptılar.

    Bir ara yahudilerin de katıldığı ve tartışmanın yahudilik ile hristiyanlık üzerine kaydığı da oldu, ama genel olarak İslam ve hristiyanlık üzerinde duruldu, l-i İmrann sûresinde yer alan ve hristiyanların tanrı inancını tenkit ederek düzelten birçok âyet de bu tartışmalar sırasında vahyedildi. Apaçık gerçek karşısında hristiyanlar direnince “mübâhele” adıyla anılan usulü anlatan âyetler geldi (3/61-64). Buna göre Peygamberimiz karşı tarafa, “her iki tarafın eşlerini ve çocuklarını yanlarına alarak gelmelerini ve yalan söyleyenin Allah’ın lanetine uğraması için dua etmelerini” teklif ediyordu. Heyet düşünmek üzere izin istedi. Kendi aralarında konuştular ve böyle bir riski göze alamadılar, ama siyasi bağlılığı ifade eden bir anlaşmaya razı oldular. Bu anlaşma metni de dini hoşgörü bakımından çok önemli satırlar ihtiva etmektedir:

    “…Onların mallarına, canlarına, dini inanç ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine… şamil olmak (hepsini kapsamak) üzere Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmeti (koruma yükümlülüğü) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler lehine bir haktır. Hiçbir piskopos kendi vazife yerinin dışına, hiçbir papaz görevli olduğu kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilemeyecektir….”.

    Bu anlaşmadan önce yine Necranlı hristiyanların lidelerine gönderilen mektubun hem besmele kısmı (diyalog bakımından), hem de muhtevası çok önemlidir:

    “Muhammed’den Necran papazlarna,
    İbrahim, İshak ve Yakub’un Allah’ının adıyla,

    Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselam.” (Geniş bilgi için bak. M.Hamidullah, İslam Peygamberi, 1019. paragraf vd.).

    Mektup, karşı tarafla ortak olan inanç esaslarını (hak olduklarına iki tarafın da inandığı peygamberler ile onların ibadet ettiği bir tek Allah’ı) anarak söze giriyor, böylece sıcak bir ilişki kurmayı ve sözlerin etkisini arttırmayı amaçlıyor.

    Peygamberimizin birçok davet mektubu yalnızca dine davet eder, onlarda cizye ve savaştan söz edilmez. Necran gibi İslam ülkesinin yakınında bulunan gayr-i müslimlere gelince, onların müslümanlara zarar vermesinden güvende olmak zorunluluğu vardır; bunun da yolu, cizye denilen bir vergi alarak onları İslam ülkesine bağlı hale getirmek ve bu vergiye karşılık onların da güvenliğini sağlamaktır. Medine’ye hicret edildiğinde, önce gayr-i müslimleri cizye ile bağımlı hale getirmek yerine eşit şartlarda sözleşmeye (Medine vesikası) dayalı bir siyasi ve sosyal yapı oluşturma modeli denenmiş, karşı tarafın ihaneti üzerine bu modelin uygulaması durdurulmuş, yukarıda zikredilen “ehl-i zimmet” modeline geçilmiştir.

    Diyalogun mana ve maksadı

    Diyalog konusuna tahsis ettiğim yazıların ilkinde diyalogun mana ve maksadını şöyle açıklamıştım: “Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…”

    Sonraki yazılarda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek diyalog uygulamalarından söz ettim ve edeceğim. Ancak geçen günlerde izlediğim bir tv programında diyaloga karşı olanların, daha çok, 1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nden sonra papalığın adını koyduğu, kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark ettim. Maksadımı daha iyi anlatabilmem için TDV İslam Ansiklopedisi’nin Konsil ve Hristiyanlık maddelerinde iyi bir özeti bulunan II. Vatikan Konsili, misyonerlik ve bunlara bağlı diyalog kavramı ile ilgili bir iki pasajı aktarmam gerekiyor:

    “Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme gereğini duymuş… bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle ilgili resmi tutum belirlenmiştir” (17/359).

    “Katolik kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı paylaşmak için diyaloga girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma diyalogudur. Katolik kilisesi, dinler arası diyalogu, Hristiyanlaştırma misyonunun bir aleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır.” (360).

    “Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır” (s. 361).

    Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber “Hristiyanlığın tek gerçek kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyalogun, Hristiyan öğretisi çerçevesinde ‘kurtuluş diyalogu’ olduğunu açıklayan Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir” (s.363).

    Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de ilk yazımda (bu yazının başına da koyduğum kısımda), “2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak” ifadesiyle bu maksada yer vermiştim.

    Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerlik; yani bütün insanları Hristiyanlaştırmak için çaba göstermektir ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, “Hristiyanları Müslümanlaştırmak” amacı da dahil birçok maksatlarla biraraya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar.

    Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır.

    Müslümanlar, “Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir “misyoneri: davetçisi, tarafı” olarak diyaloga girerler.

    Gelecek yazıda diyalog örneklerini vermeye devam edeceğim, burada bir daha tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak tebliğ başta olmak üzere İslam’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz, oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir vecîbedir.

    Din tartışması

    Bugün vereceğim diyalog örneği, biri dinsiz, diğerleri, aslı vahye dayanan dinlere ve bunların mezheplerine mensup on kişi arasında, inançlarının esaslarının temel noktalarını tartışma şeklinde cereyan ediyor. Tartışmayı Londra’da, 1842 Haziran’ında tertip eden şahıs bir İngiliz, uzun incelemelerden sonra her biri kendi alanında uzman ve otorite olan on kişiyi tespit ediyor, bunların bütün masraflarını karşılayarak Londra’ya davet ediyor, kendisini oturumlara başkan olarak seçiyorlar, günlerce devam eden tartışmalar sonunda bazı gerçekler ortaya çıkıyor, karanlık noktalar aydınlanıyor.

    Toplantıyı tertip eden kişi amacını (özetle) şöyle açıklıyor: Hali vakti yerinde olanlar çeşitli hayırlara ve kamu yararına açık kurumlara büyük paralar harcıyor, bununla da insanlara hizmet etmeyi amaçlıyorlar. Bana göre insanlara yapılacak iyiliklerin başında, sonu çatışmalara ve büyük kayıplara varan ihtilafların halledilmesi, hepsi bir kökten gelen insanlık âleminin barış ve dayanışma içinde yaşamalarının yolunun açılması geliyor. İnsanlık ideoloji, din ve mezhepler şeklinde guruplara ayrılıyor ve birbirlerinden nefret ediyorlar karşılıklı olarak düşmanca duygulara sahip oluyorlar. Bunun sebebi ve giderilme yolu nedir? (Girişimcinin bu soruya verdiği cevabı kendi ifadesinden aynen vereceğim:

    “Bu karışıklık, kanâatime göre, her topluluğun, kendilerine yabancı olanlar hakkında, onların düşünce ve kararlarını güzelce anlamaksızın kendi kendine bir fikir ve karar edinmiş, bunu kendi taraftarlarının zihnine yerleştirmiş, buna karşı olan düşünce ve kararlar doğru bile olsa onları bozuk ve eksik olarak değerlendirmeye azmetmiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu yol, bazı nüfuzlu çıkar sahipleri tarafından destekleniyor ve devam etmesi sağlanıyor. Bu ise tabiatı gereği akıl sahibi olan insanların ortadan kaldıramayacağı bir problem değildir; yeter ki, bunların her biri, kendi düşünce, mantık ve kararlarından ötekileri haberdar etsinler. Bu hasıl olduğunda farklı insanlar birbirlerine “Arkadaş, senin yanıldığın, yanlış anladığın nokta şudur, şurasıdır” diyebilecek ve ihtilaf sebebinin düzetilmesine dikkat çekilebilecektir. Ayrıca bu incelemeler ve düzeltmeler sonunda bir fikir birliği; yani insanlık birliği (ittihad-ı beşer) hasıl olacak, çeşitli guruplarıyla insanlık arasındaki ihtilafın çözüme bağlanması yönünde bir güven doğacaktır.”

    Tartışmalar yirmi iki celse sürüyor, ortaya çıkan sonuçların duyurulacağı ve kullanılacağı konusu da son celsede müzakere ediliyor. Gazetelerde yayımlayalım diyenlere karşı çıkanlar, “kendi kamu oyları nezdinde itibar kaybından” korkuyorlar. Hindistan’dan katılan sünnî müslüman Şihabuddîn’in teklifi ise şöyledir:

    “Bu dünyanın en büyük işi genel bir barışa ulaşmaktır; çünkü insan en fazla huzur ve rahata muhtaç, en çok yaşamaya istekli bir yaratıktır. Bunun meydana gelmesi ise düşünce ve görüşlerde birlik sağlamaya bağlıdır. İslam, Hristiyan ve diğerleri arasındaki uyuşmazlıkları bir tarafa bırakalım, doğrudan Hristiyan milletinin her bir mezhebi ve her bir mezhebin her bir şubesi ve her bir şubenin her bir cemaati arasında o kadar düşünce farkı vardır ki, bunların tamamının yol, yöntem ve maksadını açıklamaya kalkışsak bir kütüphane dolusu kitap yazmak gerekir. Bu kadar farklı inanç ve mezheplere bölünmüş olanları bir noktada toplamak, ancak onların önderlerini ve yöneticilerini bir müzakere meclisine sevk etmekle mümkün olabilir. Bunu da ancak yöneticiler yapabilir; şu halde onlardan bunu istememiz gerekir…”

    Osmanlıca’ya çevrilerek basılmış nüshası (288) sayfa tutan bu diyalog metnini (İstanbul, 1333), yakında bugünkü dile çevirerek neşretmeyi düşünüyorum.

    Bu diyalog örneğinden çıkaracağımız sonuçlara gelince:

    a) Zamanımızdan bir buçuk asır önce de dinler ve inançlar arası diyalog toplantılarının yapıldığı görülmektedir.

    b) Bu toplantı ve müzakerenin amacı karşılıklı tanıma, birbirini doğru anlama ve bütün insanlığın barış içinde yaşamalarını sağlayacak ortak noktalar bulmaya çalışma şeklinde özetlenebilir.

    c) Dinler ve kültürler arasındaki çatışma, farklılığı istismar eden ve çıkarları için kullanan elebaşıların destek ve yönlendirmeleri ile gerçekleşmekte veya şiddet kazanmaktadır.

    Trablus Diyalogu

    İslam tarihi boyunca faklı dinlerden din adamları ile İslam alimleri arasında karşılıklı görüşmeler, tartışmalar, davetler olmuştur. Bu arada tarafların birbirleri hakkında yazdıkları kitaplar kütüphaneleri dolduracak kadar çoktur. Bu kitaplarda İslam alimlerinin karşı tarafa iftira ettiğine, asılsız iddialar ileri sürerek onları karaladığına dair örnek bulmak zordur. Yahudilerin kutsal saydıkları Hz. Musa ile Hristiyanların kutsal bildikleri Hz. İsa üzerine İslam alimlerinin toz kondurması da mümkün ve vaki değildir. Bütün Müslümanlar bu iki zatın peygamber olduklarına inanırlar ve onlara saygı ve sevgi duyarlar. İslam alimlerinin yaptıkları, eldeki değiştirilmiş kutsal kitaplardaki çelişkilere dikkat çekmek, Hz. Muhammed’in o kitaplarda da müjdelenmiş olduğunu açığa çıkarmak ve hahamlar ile kilise babalarının -kendi dinlerinin de aslında bulunmayan- yanlış inanç ve uygulamalarını tenkit etmektir. Karşı tarafa gelince bunlar hem Müslümanlara, hem onların kutsal kitaplarına ve peygamberlerine daima dil uzatmış, iftiralarda bulunmuş, karalamak için ellerinden geleni yapmışlardır. En insaflıları bile açık ve seçik bir şekilde “…şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın peygamberi ve elçisidir” diyememiştir. Deyim yerinde ise “top onların ayağındadır”, biz vazifemizi yaptık, onların peygamber veya (haşa) tanrı bildiklerine, “birer peygamber olarak” inanıyor ve saygı gösteriyoruz, şimdi sıra onlarda, “onlar da bizim Peygamberimiz’i ve kitabımızı Allah’ın peygamberi ve kitabı olarak” kabul etsinler, meselenin (ayrılık gayrılığın ve çatışmanın) en önemli sebebi ortadan kalksın! Bunu yapmadıkları sürece (yani Peygamberimiz’i yeterince tanıdıkları halde ona inanmadıkça) dinleri ne olursa olsun onlar, Müslümanlara göre “kâfirler: yani inkarcılar”dır, Müslümanlara göre ötekilerdir; bu durumda diyalog da Müslümanlarla ötekiler arasında bir diyalog olacaktır.

    Peki Müslümanlarla ötekiler arasında bir diyalog olamaz mı?

    Bundan önceki yazılarımda bunun olabileceğini, olduğunu ve olması gerektiğini yazdım. Şartlarına ve hassas noktalarına da işaret ettim. Bu yazılarda verilen son örnek olarak, kendi nev’i içinde ilk olan bir diyalogdan daha söz etmek istedim: 1976 Şubat’ında, Libya’nın başkenti Trablus’ta, Libya Arap Cumhuriyeti ile Vatikan’ın ortaklaşa hazırladıkları “İslam-Hristiyan Diyalogu Semineri”. İlk oluşu, tarafların kimlik ve özelliklerinden gelmektedir.

    Diyalog seminerine din ve düşünce adamları, medya mensupları ve diğerleri olmak üzere 600 kişi katılmış, diyalogun taraflarını da seçilmiş on beşer kişi temsil etmiştir. Türkiye’den gözlemci olarak katılan yedi kişi şunlardır: Dr. Lütfi Doğan (o zamanki Diyanet İşleri Başkanı), Dr. Ali Arslan Aydın (o tarihte Din İşleri Y. Kurulu Başkan Vekili), şimdi unvanlarıyla Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu, Prof. Dr. Salih Tuğ, Mustafa Runyun (mehum), Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Osman Saraç (merhum).

    Seminerde tartışmak üzere dört ana konu seçilmiştir: 1. İki dinin modern dünyada bir hayat ideolojisi olma şansları. 2. Allah inancının sosyal adalete ulaşmadaki rolü. 3. İki din arasındaki ortak inanç esasları. 4. Batıl inançlar ve iki dinin mensuplarını birbirine düşüren inanç ve anlayışları ortadan kaldırma metodları.

    Bu dört konuda karşılıklı tebliğler sunulmuş ve tartışmalar yapılmıştır. (Hem tebliğ hem de tartışmaların özetini, seminere katılan D. Ali Arslan Aydın’ın İslam-Hristiyan Diyalogu… isimli kitabında bulabilirsiniz; Ankara, 1977).

    Benim bir iki yazıda vermek istediğim noktalarına gelince:

    1. Devlet Başkanı Muammer Kaddafi bazı celselere katılmış ve oldukça önemli konulara temas eden bir konuşma yapmış, taraflara da bazı sorular sormuş, tekliflerde bulunmuştur. Bu tekliflerden bir de Hz. Muhammed’in, karşı tarafça da peygamber olarak tanınmasıdır. Bu konuda Kaddafi şunları söylemiştir:

    “Bizce Yahudilerin ve Hristiyanların en büyük problemi Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine itiraz etmeleridir. Bu büyük bir hatadır… Hz. Muhammed’in peygamberliğini murad eden yüce Allah’ın ezeli irade ve takdirine karşı çıkmaktır… Bu inkar hareketi zamanla (Yahudilerden) Hristiyanlara da intikal etmiş, dört İncil’den ve Kitab-ı Mukaddes’ten Hz. Muhammed’in ismi silinmiş, peygamber olduğunu açıklayan ayetler değiştirilmiştir. Bu husus Kur’an’da Hz. Muhammed’e bildirilmiş, Allah tarafından ilan edilmiştir… Şimdi Ehl-i Kitab’a soruyorum: ‘Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkar etmeye… devam edilecek mi, yoksa gerçeğe dönülecek mi?…”

    Kaddafi’nin bu konuşmasından sonra söz alan Hristiyan heyeti başkanı Kardinal S. Pignodelli, “Hz. Muhammed’in peygamberliği” meselesinin Vatikan’da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir.

    Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü bitmiyor ve sanırım hâlâ inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar.

    1-6 Şubat-1976 tarihinde yapılan ve dört ana konu etrafında cereyan eden diyalog seminerinde yapılan konuşmalar ve tartışmalar sonunda bu dört konu ile ilgili olarak şu sonuçlar açıklanmıştır.

    1. Din bütün ideoloji ve doktrinlerden daha üstündür, onlardan biri gibi ele alınamaz.

    2. Müslümanlık ve Hristiyanlık “Bir ve tek olan Allah’a iman”da birleştiklerine göre ruhi ve manevi değerlerin, ahlak kurallarının ve insan mutluluğunun gelişmesi için ortak çalışmalar yapmalıdırlar.

    3. Sosyal adalet Allah’a imanın tabii bir sonucudur, meyvesidir.

    4. İki taraf insanlığın hayrı ve saadeti için ortak çalışma, yardımlaşma ve karşılıklı saygıya dayalı yeni bir dönemin açılmasına gayret etmelidirler.

    Diyalogun karar ve tavsiyeleri de 24 maddede toplanmıştır. Burada önemli birkaç maddeyi vermekle yetineceğim.

    1- Taraflar, semavi dinlerin tamamında adı geçen bütün peygamberlere saygılarını teyit ve bunlara dil uzatanları takbih ederler (kınarlar).

    2- Allah’ın değerli kıldığı “insan haysiyetini” zedeleyen ırk ayrımcılığının bütün şekillerini reddederler ve kınarlar.

    3- Taraflar inanç özgürlüğünün zorunlu olduğunu, din kurallarına uyulması gerektiğini, ailelerin çocuklarını inançlarına göre yetiştirme haklarının bulunduğunu belirterek din ve inanç yüzünden yapılan her türlü baskıyı protesto ederler.

    4- Taraflar, barışın, dinin temel ilkelerinden bir olduğunu hatırlatır, bunun hak ve adalet temeli üzerinde gerçekleşmesini ümit ederler.

    5- Her iki taraf, bütün semavi kitapların dünya dillerine tercüme edilmesini teşvik eder ve bunların yayımlanmasını, okunmasını yasaklamayı kınarlar.

    6- Taraflar, ders kitaplarında, iki din ile ilgili olarak yer alan yanlış bilgilerin, inanç esaslarına uygun olarak düzeltilmesi için ortak bir çalışma yapılmasının zaruretini beyan ederler.

    7- Her iki taraf, karşı tarafın mensuplarını dinlerinden döndürmek için yapılan çalışmalardan vazgeçilmesini tavsiye ederler.

    8- Her iki taraf Kudüs şehrinin Araplığını inkar eden ve Kudüs’ün Yahudileşmesini, bölünmesini veya uluslararası bir şehir statüsüne sokulmasını hedef alan planları ve kutsal yerlere saygısızlık teşkil eden girişimleri reddederler.

    Trablus diyalogunda yapılan konuşmalar ve alınan kararlar gözden geçirildiğinde diyalogun yararlı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak bu ve benzeri toplantılarda alınan kararların çoğunun kağıt üzerinde kaldığı, toplantıların arka planında hemen daima başka maksatların bulunduğu ve asıl bu masatların gerçekleşmesi için gayret gösterildiği de bir gerçektir. Ama durum ne olursa olsun insanlar niyetlerine göre değil, beyanlarına (söylediklerine, altına imza attıkları sözleşmelere, teahhütlere) göre sorgulanır, sorumlu tutulurlar. Gerek Trablus toplantısında ve gerekse daha sonra yapılan toplantılarda yapılan konuşmalar ve alınan kararlar da bu beyan ve sözleşmelere dahildir. Taraflar bu kararların üzerine gitmeli, bunları referans olarak kullanmalı ve hem bu iki dine hem de diğer inançlara mensup olan insanlığın daha huzurlu, daha adil, daha az problemli bir dünyada yaşamaları için ortak gayret sarfetmeye devam etmelidirler.

    Not: Bayramınızı şimdiden tebrik ederim. Nasip olursa bir bayram yazısı yazarım. Ama o gün geç olacağı için şunu şimdiden söylemek ihtiyacını hissettim: Sıradan insanlar bayram günlerini tespit ile yükümlü kılınamazlar, bu iş onları aşar. Yapacakları şey, Diyanet’in belirleyip takvimine yazdığı gün bayram yapmaları, başkalarına da kulak vermemeleridir. Onların sorumluluğu bundan ibarettir. Niçin Diyanet? Çünkü o kurum bu işi, (siyasi veya başka) hiçbir baskı altında kalmaksızın ilmin ve dinin gerektirdiği gibi yapmaktadır.

    17.Aralık.2004 – 16.Ocak.2005

    Yorum tarafından cdt | Aralık 22, 2008 | Cevapla

  11. Artık,vazgeçemeyeceğiniz bir gerçek var.Dinler arası diyoloğu mutlaka benimsemek zorundasınız.Vatikan tüm dünyaya kardeşliği benimsetmek için çalışıyor.Tüm dinlerde ortak noktalar var.Tek Tanrı inancı ve diğer noktalar.O zaman neden kardeş olmayalım.Niye sadece biz Cennete gireceğiz bencilliği.Bu misyonu tüm islam ülkelerine benimsetmeliyiz.Hepimizin kardeş olduğunu ve hangi dini yaşarsan yaşa Cennete gireceğini.O zaman kavgalar biter, savaşlar sona erer.Diyoloğu,medeniyetler buluşmasını ve büyük otadoğu çalışmalarını destekliyoruz.Bunların meyvelerini en kısa sürede toplamak nasip olsun. AMEN.

    Yorum tarafından conan derbarbar | Şubat 7, 2009 | Cevapla

  12. Dioloğu canı gönülden destekliyoruz.Tüm dinler kardeştir ve cennete girecektir.sadece benciller ve cenneti başka din mensupları ile paylaşmak istemeyenler,hariç. Her dinde bir Tanrı inancı olduğu için .Bu sebeble sayın F.Gülene teşekkür ediyor onun çalışmalarını destekliyoruz.Senin dinin düşük benimki gerçek kavgaları son bulacak.Herkes istediği dini seçip kardeş gibi geçinecek.İslam dini zor gelirse Hristiyan gibi yaşayacak.Hristiyanlık zor gelirse islam gibi yaşayacak.isterse başka din gibi…. neticede hepside cennetlik.Şimdi niye sayın Gülene düşman olduklarını anlıyoruz.Kıskanmak. Ah kardeşim sen müslüman olduğun halde kendi dininden olan hoca efendiyi bile bizim kadar sevemiyosunuz.Bizler onu hem Vatikan hem Dünya yahudi kardeşleri olarak bağrımıza bastık ve bizim sizlere anlatamadıklarımız herşeye tercüman oldu.Cennettin hiç kimsenin tekelinde olmadığını sizlere öğretmeye çalışıyoruz.Hangi dini yaşarsanız yaşayın bir yaratıcı Tanrıya inanıyorsanız Cennete girersiniz.Cennetin çok geniş olduğunu sizlere izah etmeye çalışıyoruz. Sadece gözlerinizi kapatıp, tüm kötü düşüncelerden uzaklaşın.Gözlerinizi açtığınızda inanın her şey çok farklı olacak. 3. bin yılın kardeşliğinin lezzetini bulacaksınız.Sizlere ellerimizi uzatıp dinler arası diyaloğa,dinler bahçesine ve medeniyetler buluşmasına davet ediyoruz. Tanrı sizlerle olsun.AMEN.

    Yorum tarafından CONAN DERBARBAR | Şubat 16, 2009 | Cevapla


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: